Yatıyorum yatak yorgan, her söze küsmeye hazır, biraz nalı. Ağrıyan başımı, yastıktan kaldıramıyorum. Elimi kolumu kaldırmaya gücüm yok ama halime bakmadan her an kavga edecek kadar da gerginim.
Durmadan öksürüyorum. Ne yaptımsa alamıyorum yakamı elinden öksürüğün. Bitki çaylarının hepsini denedim. Sonunda süte karıştırılmış bal bile içmeyi kabul ettim. Şu an yapamayacağım ne varsa yapmak istiyorum. Dışarı çıkmak, yollara düşmek, dostlara merhaba demek, arkadaşlarla buluşmak istiyorum. Çaylı söyleşiler uzun konuşmalar, denize gidip, öylece durup seyretmek istiyorum.
“Salma kendini demek kolay” Biliyorum zoraki gülümsemeler, “İyiyim” demeler kandırmıyor seni. Telaşlı söylenmelerinden hiç de iyi görünmediğimi anlıyorum. Aynaya bakmaya gerek kalmıyor. Gözlerinden okuyorum betimin, benzimin kaçmış olduğunu.
Kısacık dalmalarda kendi sesime, iniltilerime uyanıyorum. Elin başımda alnımı avuçlamış öylece bakıyorsun bana. Annemin söylenmelerini aratmıyor söylenmelerin.
“Kış geldi kış. Camı pencereyi ardına kadar açmak da nesi…”
Başladın yine dememe kalmadan “Başlarım. Daha dur sen” dedin bile. Telaşın güzel olabileceği aklıma gelmemişti hiç. Gülümsüyorum seni izlerken. Az daha gücüm olsa bu haline kahkahalarla gülebilirdim.
“Dünyanın sonu değil, elbet geçecek. Sen yeter ki telaş yapma.”
“Bir şey yaptığım yok benim” derken bir yandan da beni yattığım yerde çevirmeye çalışıyordun. Bir bebeği özenle çevirir gibi incitmekten korkarak.
“Dön de sırtına şunu süreyim”
“Bunun kokusunu sevmiyorum. Yakıyor.”
Tenime değen Viksin serinliği ile önce irkiliyorum sonra kokusu ve ardından sen sürdükçe yanan tenim.
“Bu ilgiye değer hasta olmak” diye düşünüyorum bir an. Hastalığımı seviyorum. Nazın yapılacağı anlar bunlar. İlginin yoğunlaştığı bu anlarda kendimi iyice koyuveriyorum. Çocukluğumda hastalandığımda özel ilgi gördüğüm aklıma geliyor.
Bundan mıydı sıkça hastalanmalarım?
Annemin sesi çınlıyor kulağımda.
“İki gündür gözlerini açmadan öylece yatıyor. Bir şeyde geçmedi boğazından.” Sesindeki hüzne yüreğim burkuluyor. Ayağa kalkıp “Bir şeyim yok üzülme sen” demek geliyor içimden.
Babam, çok uzak bir yolculuktan dönmüş gibi yorgun ve dalgın. Neredeydi şimdiye kadar.
“Neredeydin ?” demek için doğruluyorum bir şey diyemeden. Gülümsüyor muzip bir çocuk gibi. Birden aklıma geliyor mezar taşına yazdığım dörtlük.
Ölüm beyaz bir karanlık
Soğuk dokunur yüreğimize
Acı çiçeğini eker anılara
Alır vakitsiz uykulara götürür
“Hatırladın mı şimdi ?” diyor bakışları ve ardından elindeki odunlarla sobayı besliyor. Üşürüm diye korkuyor. Oysa ben ateşler içindeyim ve kana kana su içmek istiyorum.
Nedense böyle susadığımda köydeki buz gibi kaynak sularına olan özlemim artıyor. Sanki hiç bir su susuzluğumu almazmış gibi geliyor bana.
Kar yağıyor. Her yan göz alabildiğince beyaz ve ben karın ortasında gömleğin önünü açmış yalın ayak karlarda koşuyorum. Bedenime değen kar tanecikleri hemen eriyip bedenimden aşağı süzülüyorlar. Nice sonra dönüyorum eve doğru. Annem kapı ağzında büzülmüş öylece elleri koynunda beni bekliyor. Korkusu gözlerinden okunuyor.
Onun hemen arkasında babam ve kardeşlerim. En küçük kardeşim ağlıyor yine. Koşup ona sarılıyorum. Gözyaşlarını silip öpüyorum durmadan. Küçük kolları boynuma dolanıyor, sıkıca sarılıyor.
“Korkma bak üşümüyorum. Bak geldim.”
Babam ne zaman aldı beni kollarına bunu anımsamıyorum. Bir tüy gibi hafif kalıyorum kollarında. “Deli çocuk” diyor. Neden seviyorum bana deli demesini hala anlamış değilim. Kollarımı boynuna dolayıp sıkıca sarıp ağlamak geliyor içimden. “Özledim seni, özledim, özledim işte” derken dökülüyor gözyaşlarım.
Deliler gibi yeniden koşuyorum. Ter kan içindeyim. Ne yapacağını bilmez bir halde durmadan koşuyorum. Otelin önünde dört dönüyorum. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum hiç sesim çıkmadan.
Bir köy yolundayım, bir dere geçiyorum. Kızıl… Bir türkü kırık ezgisiyle koşuyor yanım sıra. Durduramıyorum, geri çeviremiyorum elinde çiftesi köylüleri. Oteli ateşe veriyorlar…
“Hasret’in sazı yanacak. Hasret yanacak. Asım amca içerde.” Alevleri avuçluyorum, yangınları çalıp bedenime sarıyorum. “Dur” diyen sesine uyanıyorum. Terden sırılsıklam olmuş fanilamı değiştirmeye çalışırken buluyorum seni.
“Ne oldu ?”
“Hiç” deyip geçiştiriyorum, boğazıma düğümlenmiş bir hıçkırıkla.
“Ateşin çıkmış mı, bir ölçelim?”
“Tamam, telaş yapma dünyanın sonu değil geçer elbet” diyerek seni yatıştırmaya çalışıyorum ama ne telaşın geçiyor ne gözlerinde büyüyen korku duruluyor ve korktuğum başıma geliyor; ilgine alışıyorum...
Birgün Gazetesi, 3 Nisan 2005