Göldeki Bereket .. / National Geographic Türkiye
"Tuzun bu kapalı hayatların içinde bir tat olmaktan çok öte bir anlamı var... Hastalıklarına buldukları ilaç, sevinçlerine sürdükleri renk, üzüntülerine bulaşan kasvet hep tuzdan. Gözleri, sözleri ve düşleri... onlar da tuzdan..."
Bu, kaderi "tuza" yazılmış bir avuç insanın ve onlara ev sahipliği yapan büyülü bir gölün öyküsü. Bugün o gölün kıyısında binlerce yıldır "bir var, bir yok" bir hayatın iplerini çekerek varolmaya çalışan yorgun insanların torunları yaşıyor. Asırlardır çocuklarını beyaz bir masalın ortasına doğuruyor; onları, bu masala sarmalayıp büyütüyorlar. Bir masaldan karınlarını doyuruyor, bir masal uğruna canlarını veriyorlar. Tuzun, bu kapalı hayatların içinde bir tat olmaktan çok öte bir anlamı var. Düşmanlarına karşı direndikleri kale, kızlarına düzdükleri çeyiz, hastalıklarına buldukları ilaç, sevinçlerine sürdükleri renk, üzüntülerine bulaşan kasvet, tarihlerini sarıp sarmaladıkları bohça, geleceklerini görmeye çalıştıkları ayna... hep tuzdan. Gözleri, sözleri ve düşleri... onlar da tuzdan. Bir gölden medet umarak geleceği görmeye çalışıyorlar. Bir gölün etrafında herkesten farklı bir hayat yaşıyorlar... Kayseri'nin kuzeydoğusundaki Tuzla Gölü'ndeyiz. Bu göl sadece insanların geçim kaynağı olan bir tuz yatağı değil, birçok hayvan ve bitkinin de yaşam alanı. Gölün kıyısında uçsuz bucaksız tuzcul bitki bozkırları uzanıyor. Buralarda biten otlarla beslenen hayvanların sütünün, bu sütten yapılan ayranın lezzeti bir başka oluyor... Tatlı su düzlüklerinde balıklar yaşıyor. Göl, tuzluluğunu jipsli bir yapıya sahip olan kayalıklı tepelere borçlu. Kapalı bir havzada yer alması da cabası. Gölün üzerinde devamlı kanat çırpan irili ufaklı kuşlar, mevsiminde rengârenk açan çiçekler, ender bulunan bitkiler... İnsanoğlunun hızla kirlettiği ve tükettiği yeryüzünde, kısmen de olsa zenginliğini koruyabilerek bugüne kadar gelebilmiş, şimdilik, şanslı bir flora. Yarınlar içinse aynı şeyi söylemek zor. Palas Ovası'nda deniz seviyesinden 1131 metre yükseklikte bulunan göl, yükseklerden inen derelerin sularıyla besleniyor. Değirmen Deresi, Yertaşpınar, Körpınar, Başpınar ve Soğukpınar, kış ve bahar aylarında birbirine sıkı sıkıya bağlı kızkardeşler gibi, koşarak yukarılardan aşağıya inip gölün tuzlu sularına karışıyor. Ama yaz sıcakları bastırınca, sular azalıp, yağışlar dindiğinde göl kımıldamaya başlıyor. Evet; Palas Ovası'nın ortasındaki kocaman göl kımıldıyor! Suları buharlaşıyor, kıyılardan içlere doğru azalıp bataklık haline geliyor. İnsanoğlunun binlerce yıldır peşinde olduğu hazine işte o zaman ortaya çıkıyor; tuz, cömert güneş ışığının ateşli aydınlığında bir mücevher gibi parıldamaya başlıyor. Tuzla Gölü, 1993 yılında 1. Derece Doğal SİT Alanı ilan edildi ve aynı zamanda sulak alanların korunması ve geliştirilmesi amacıyla imzalanan Ramsar Sözleşmesi gereğince uluslararası ölçekte koruma altına alınan "Ramsar Alanları"nın arasına katıldı. Bu bölge, İÖ 2. binyılın başlarından beri birçok medeniyete ev sahipliği yaptı. Hititler'le başlayan yaşam, Anadolu'nun sayısız kültürüyle beslenip kesintisiz olarak bugüne geldi. Tarihi İpek Yolu bu gölün kenarından geçti; insanlar bu gölün kıyısına, bazıları bugün hâlâ ayakta olan hanlar, kervansaraylar, ibadethaneler dikti. Çevre köylerinde zengin, bereketli bir hayat yüzlerce yıl boyunca sürüp gitti. Ve bu bereket yakın zamanlarda tükenmeye yüz tuttu. Kontrolsüz ve aşırı kullanım yüzünden gölün geçmişini aydınlatan ışık, yavaş yavaş sönüyor. Gelecek, endişeli gözlere biraz karanlık, biraz umutsuz görünüyor.